Hattuşa’nın surları yaklaşık yedi kilometre. Kapılarından biri aslanlı ve bu yolda oradan yürüyerek geçiliyor. O kapının hangi yıl dikildiğini sorarsanız , kazıyı yürüten kurum size bir yıl vermiyor.
Vermemesinin sebebi bilgisizlik değil. Alman Arkeoloji Enstitüsü kentin on üçüncü yüzyılda temsili bir iktidar merkezine genişlediğini yazıyor ve anıtsal kapıları bu çerçeveye koyuyor ; tek tek kapılara tarih koymuyor. İnternette dolaşan kesin yıllar başka yerlerden geliyor.
Yedi kilometre , otuz bin tablet
Hattuşa , Hitit Büyük Krallığı’nın başkenti ve merkezi tapınım yeriydi ; kazıyı yürüten kurumun kendi tanımıyla yaklaşık MÖ 1650 ile 1180 arası. Aynı tanım kentin çok daha derin bir geçmişi olduğunu da söylüyor: araştırma , Kalkolitik’teki ilk yerleşim denemelerinden başlıyor.
Kalıntıları 1834’te Charles Texier buldu. Sistemli kazılar 1906’da başladı. 1931’den bu yana kazıyı Alman Arkeoloji Enstitüsü yürütüyor ; bugünkü proje yürütücüsü Andreas Schachner.
Alandan bugüne kadar çıkan çivi yazılı kil tablet sayısı yaklaşık otuz bin. Kurumun kendi cümlesinde bu sayının yanında bir de süre duruyor: yüz yıllık kazı.
Hattuşa 1986’da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı. Boğazköy tabletleri 2001’de Dünya Belleği Listesi’ne girdi. Önce şehir listeye girdi , sonra içinden çıkan yazı.
Ayinin içinden çıkan dil
2023’te , yüz yıldır kazılan bu alanda , bilim dünyasının o güne kadar tanımadığı bir dil bulundu. Adı Kalasma.
Bir kral yazıtından çıkmadı. Bir tanrı listesinden de çıkmadı. Hititçe yazılmış bir kült ayininin metninin içinden çıktı. Metni kazının epigrafisti Daniel Schwemer tanımladı. Elisabeth Rieken dilin Anadolu Hint-Avrupa ailesine ait olduğunu doğruladı ve bir tuhaflığa dikkat çekti: coğrafi yakınlığa rağmen dil , Palacadan çok Luviceyle ortak özellik taşıyor görünüyor.
Otuz bin tabletin arasından kimsenin bilmediği bir dilin çıkması , bu alanın bugün de ne kadar açık olduğunu gösteriyor. Bu dili kimin konuştuğu bilinmiyor.
Ortada buluşan iki tanrı
Hattuşa’nın yaklaşık bir buçuk kilometre kuzeydoğusunda Yazılıkaya var: iki açık hava odasından oluşan bir kaya tapınağı. Odaların üstü kapalı değil. Tarihlemesi MÖ 13. yüzyıl.
Büyük odada erkek tanrılar solda , tanrıçalar sağda duruyor. İki alay , karşı duvarın ortasında buluşan iki tanrıya doğru ilerliyor: Fırtına Tanrısı Teşub ile Güneş Tanrıçası Hepat. Tanrıların adları başlarının üstüne Luvi hiyeroglifiyle yazılmış.
Yazılıkaya’nın standart numaralandırması seksen üçe kadar gidiyor. Büyük odada en az altmış altı figür var , dar odada on yedi. Yeraltının on iki tanrısı her iki odada da tekrar ediyor.
Dar oda IV. Tuthaliya’nın anıt şapeli olarak işlev görmüş ; oğlu II. Şuppiluliuma yaptırmış. Girişte koruyucu demonlar , içeride Kılıç Tanrı ve tanrı Şarruma’nın kucakladığı kral duruyor. Kralın hiyeroglif yazıtında geçen unvan şu: Kahraman Büyük Kral Labarna Tuthaliya.
Peki bu kaya odaları ne işe yarıyordu? Her ilkbahar yeni yılın gelişini kutlamak için kullanılmış olabileceği öneriliyor. Bir öneri olarak duruyor. Bu taşların işlevi bugün de tartışılıyor ve karara bağlanmış değil.
Kibele burada değildi
Hattuşa anlatılırken Kibele adı sık anılıyor. Esin de bir gönderisinde “Canım Kibele” diye yazmış ; o cümle onun. Kibele bir Hitit tanrıçası değil.
Kronoloji tek başına yeter. Hitit Büyük Krallığı yaklaşık MÖ 1650 ile 1180 arasında var oldu. Kibele’nin bilinen kült tarihi bunun sonrasında başlıyor: Frigya’dan geliyor , Lidya’da dağların tanrıçası olarak görünüyor , Atina’ya MÖ 5. yüzyılda , Roma’ya MÖ 204’te ulaşıyor. Hattuşa’nın kendi kaya tapınağında ortada buluşan çift Teşub ile Hepat.
Hepat adı zaten sarayın içinde. Kraliçe Puduhepa’nın adı Hurricede tanrıça Hepat doğurdu anlamına geliyor.
Kibele’nin adının Karkamış’ın tanrıçası Kubaba’dan geldiğini savunanlar var. Karşı çıkanlar , Frigya’da bağımsız bir gelişme olduğunu söylüyor. Bağ kesinleşmiş değil.
Daha büyük tartışma şu: Neolitik’ten bu yana kesintisiz tek bir Ana Tanrıça kültü var mıydı? Türkçe literatürde bunu savunan çalışmalar var. Seher Selin Özmen’in makalesi , farklı adlarla anılan ama aynı sembolleri taşıyan bir tapınımın şaşırtıcı bir süreklilik gösterdiğini yazıyor. Uluslararası literatür bu çerçeveyi reddediyor. Alanın standart başvuru kitabı olan Lynn Roller’ın çalışması , evrensel ilkel anaerkillik fikrine karşı çıkıyor ve Anadolu kadın figürinleri için başka yorumların da mümkün olduğunu söylüyor.
Çatalhöyük’ün kendi kazı projesi de mesafeli. Projenin sayfasında yazan şu: ilk kazıcı James Mellaart dişil figürinleri tanrıça inancının kanıtı saymıştı ; Ian Hodder’ın çok daha uzun kazı döneminde erkek ve hayvan figürinleri de çıktı ve bunlar Mellaart’ın çalışmasında ihmal edilmişti. Yani özgün yorum tamamlanmamış bulgulara dayanıyordu.
Mühürlerden biri kraliçenin
Hitit kralı III. Hattuşili ile Mısır firavunu II. Ramses arasındaki barış antlaşmasının tablet nüshaları Hattuşa kazılarında bulundu. Birleşmiş Milletler’in kendi kaydına göre özgün tablet 1906’da çıktı ve bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde korunuyor. Antlaşmanın içinde sonsuz dostluk , kalıcı barış , toprak bütünlüğü , saldırmazlık , iade ve karşılıklı yardım taahhütleri var.
Antlaşmanın yılında kaynaklar ayrılıyor: Birleşmiş Milletler’in kaydı ve Türkiye kaynaklı anlatılar bir yıl veriyor , Mısır tarihçilerinin yaygın kullandığı tarih başka bir yıl. Ortak olan şu: MÖ 13. yüzyılın ortası.
Özgün gümüş levhalar bugüne kadar bulunamadı. Elimizde Hattuşa’dan çıkan kil nüshalar ve Mısır’da tapınak duvarına işlenmiş biçimi var.
Antlaşmayı Kraliçe Puduhepa da mühürledi. Kaynakların altını çizdiği ayrıntı şu: bu , başka hiçbir Hitit kraliçesinin ulaşmadığı bir ayrıcalıktır.
Puduhepa yaklaşık MÖ 1290’da Kizzuwatna’da doğdu. Rahip Pentipsarris’in kızıydı. İmparatorluğu yöneten III. Hattuşili ile evlendi. II. Ramses ona kız kardeşim diye hitap etti ve devlet meseleleri konusunda onunla yazıştı. Ugarit kralı Niqmaddu’ya vergi ve hukuk uyuşmazlıkları üzerine mektuplar yazdı. Kendi memleketinin bayramları üzerine araştırma yaptırdı. Firaktin’deki kaya kabartmasında tanrıçalara sunu yaparken betimlenmiştir.
Antlaşmanın bakır kabartma bir nüshası bugün New York’ta asılı. Birleşmiş Milletler’in kaydına göre Türkiye onu 24 Eylül 1970’te hediye etti ; Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil sundu , Genel Sekreter U Thant kabul etti. Heykeltıraşı Sadi Çalık. Konferans Binası’nın ikinci katında , Güvenlik Konseyi Salonu’nun girişine yakın duruyor.
Berlin’e giden taş
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün resmi kaydından , birebir: tabletler ve sfenksler temizleme , onarım ve yayın çalışmaları için , iade edilmek üzere Alman kazı ekibi üyeleri tarafından Berlin’e götürülmüştür.
Götürülüş 1915 ile 1917 arasında oldu. İade görüşmeleri 18 Nisan 2011’de Ankara’da , 13 Mayıs 2011’de Berlin’de yapıldı. Sfenks 27 Temmuz 2011’de geri geldi. 26 Kasım 2011’de Boğazköy Müzesi’nde sergilenmeye başladı.
Taşın kendisi yaklaşık MÖ 1300’e , Hitit İmparatorluk Dönemi’ne tarihleniyor. 1915’te gitti , 2011’de geri geldi.
Alacahöyük ve ilk kazı meselesi
Aynı yolda Alacahöyük var. Çorum’un Alaca ilçesinde , il merkezine yaklaşık kırk dokuz kilometre , Hattuşa’ya yaklaşık otuz altı kilometre.
Alanı 1835’te W. C. Hamilton keşfetti. İlk bilimsel kazıyı 1907’de Theodor Macridi yaptı. 22 Ağustos 1935’te , Atatürk’ün emriyle , Türk Tarih Kurumu adına , Remzi Oğuz Arık başkanlığında sistemli kazılar başladı. 1936’dan itibaren başkanlık Hamit Zübeyr Koşay’a geçti ; çalışmalar Mahmut Akok ile sürdü. Resmi kazılar 1983’te sona erdi , 1997 ile 2016 arasında Aykut Çınaroğlu başkanlığında yeniden yürütüldü.
Bu alan çok yerde ülkenin ilk milli kazısı diye anılıyor. İfade savunulabilir ama koşulludur ve koşulu Türk Tarih Kurumu’nun kendi dergisinde yazıyor.
1933 yılında Hamit Zübeyr Koşay’ın başkanlığında devlet adına başlayan Ahlatlıbel kazıları bu konuda ilk deneyim olarak tanımlanır.
Coşkun Özgünel · “Cumhuriyet Dönemi Türk Arkeolojisi” · Belleten , 1986
Kopyanın önünde durmak
Aynı makale , aynı yıl içinde Remzi Oğuz Arık başkanlığında , yine devlet adına Karalar kazısının yapıldığını da yazıyor. Alacahöyük için kullandığı ifadeler ise şunlar: ilk ulusal kazı olarak nitelenir , ilk ulusal Türk kazısı olma onuru , Türk Tarih Kurumu’nun ilk kazısı olma onuru. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Kültür Portalı daha temkinli konuşuyor: Türkiye’nin ilk ulusal kazılarındandır.
Yani 1933’te bir ilk deneme yapıldı , 1935’te Alacahöyük’te bu iş kurumsallaştı. Alacahöyük’ün taşıdığı ilkler de bu yüzden anlamlı: ilk profesyonel ekip , ilk kazı evi , ilk müze ve ilk kadın kazı üyesi. 1939’da Nermin Aygen Erdentuğ.
Alanda dört tabaka var. En alttaki Geç Kalkolitik. Üstünde Erken Tunç Çağı ve Hatti uygarlığına ait on üç kral mezarı: güneş kursları , geyik ve boğa heykelleri , hançer , kılıç ve baltalar , çanak çömlek. Altın , gümüş , elektron , bakır , tunç , demir ve değerli taş.
Sfenksli Kapı on metre genişliğinde. Kapı pervazı olarak kullanılan yaklaşık dört metrelik yekpare taş dikmelerin alt iki metrelik bölümü sfenks olarak yontulmuş. Bu heykeller eskiden MÖ 15. ve 14. yüzyıla tarihleniyordu ; bugünkü bilimsel eğilim onları MÖ 13. yüzyıla koyuyor. Tarihleme değişti , taş değişmedi.
Kapının yanındaki ortostat kabartmaları tören sahneleri gösteriyor: müzisyenler , akrobatlar , av sahneleri , hayvan kurbanı , tanrıya sunu. Özgün parçalar Ankara’da , Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde. Yerinde duranlar kopya.
Bir şey daha bilinmiyor: Alacahöyük’ün Hitit çağındaki adı. Arinna ya da Zippalanda önerileri var ; ikisi de öneri.
Kurtarma kazısından çıkan arşiv
Rotanın üçüncü durağı Şapinuva. Ortaköy’deki Hitit kenti , Aygül Süel ve Mustafa Süel başkanlığındaki yüzey araştırmasında keşfedildi. Kazı 1990’da , Aygül Süel’in bilimsel başkanlığında , bir kurtarma kazısı olarak başladı. 1992 ile 2018 arasında Ankara Üniversitesi adına , 2019’dan sonra Hitit Üniversitesi adına sürdü.
Ortaköy’ün Hitit çağındaki adının Şapinuva olduğu tabletlerden okundu. Aygül Süel’in bu konudaki makalesi 1995’te Belleten’de yayımlandı.
Alandan yaklaşık beş bin tablet ve tablet parçası çıktı. Bu , Anadolu’nun ikinci büyük çivi yazılı arşivi. Birincisi Hattuşa.
Belgelerden anlaşıldığı kadarıyla şehir MÖ 14. yüzyılda II/III. Tuthaliya ve Kraliçe Taduhepa döneminde kullanılmış , MÖ 13. yüzyılda Büyük Kral II. Murşili tarafından da yönetilmiş.
Tabletler kilit altında değil. Aygül Süel’in okuyup sınıflandırdığı metinlerin transliterasyonları açık bir sitede yayımlanıyor ; sitenin kendi ifadesiyle amaç , Hititologlara ve Hitit tarihi çalışanlara gelecekteki araştırmaları için bir kaynak sunmak.
Şapinuva’nın en anlatılabilir yanı sayı değil , sıra. Hattuşa yüz yıldır kazılıyor ve otuz bin tablet verdi. Şapinuva bir kurtarma kazısı olarak başladı ve beş bin tablet verdi. Anadolu’nun ikinci büyük yazılı arşivi , kurtarılmak zorunda kalınmış bir alandan çıktı.
Esin bu alanı , orayı topraktan çıkaran kişinin rehberliğinde gezdi.
Kapıya dönelim
Hattuşa neden terk edildi? Kazıyı yürüten kurum bu soruya bir cevap vermiyor. Kendi araştırma sorusu daha temel duruyor: insanlar , coğrafi olarak epeyce elverişsiz bu bölgede , bu karmaşıklıkta ve büyüklükte bir kenti nasıl ayakta tuttu?
Bu yol yaz gündönümünün çevresine kurulu. Yılın ışığının en uzun kaldığı günlerde o taşların yanında oluyoruz.
Aslanlı Kapı duruyor. Kaç yaşında olduğu bilinmeden de altından geçiliyor.