Göbeklitepe’de T biçimli dikilitaşlar ve çevredeki kazı alanı

Eller var , yüz yok.

Sesli anlatım

0:00 / 14:17

Göbeklitepe’nin en iyi korunmuş yapısının tam ortasında , karşılıklı iki taş duruyor. Beş buçuk metre. Yan yüzlerinde kollar var ; kollar dirsekten kırılıp öne dönüyor , eller karnın üstünde birleşiyor. Kemer var. Hayvan derisinden bir peştemal var. Yüz yok...

Kazıyı yürütenler bunlara sütun demiyor , insan biçimli heykel diyor. Ata mı , tanrı mı , ruh mu , belirli birileri mi: bilinmiyor. Yüzleri yok , adları yok. Elimizde yalnız o eller var.

Dört yüz otuz bir yıllık bir pencere

İki taşın numarası 18 ve 31. Durdukları yere D Yapısı deniyor ; alandaki en iyi korunmuş , en zengin bezenmiş dairesel yapı. Merkezdeki bu iki taş serbest duruyor , çevredekiler duvarlara ve banklara gömülü. İkisi de beş buçuk metre , her biri sekiz ile on ton.

Ne zaman dikildiler? D Yapısı için radiokarbon ölçümü MÖ 9745 ile 9314 arasını veriyor. Dört yüz otuz bir yıllık bir pencere. Arkeolojinin bugün verebildiği en keskin cevap bu.

Bu tarih gökten inmedi. Yapı duvarlarının sıvasındaki organik maddeden , dolgudaki odun kömüründen , hayvan kemiğinin içindeki kolajenden , kireçtaşı yüzeylerinde biriken karbonattan ve gömülü toprak katmanlarındaki asitlerden çıktı. Kazı ekibi kendi uyarısını da yanına koyuyor: dolgunun içindeki organik kalıntı yapının kendisinden eski de olabilir , yeni de. İlk seri yalnız on bir ölçümle kuruldu ve birçok soru açık kaldı.

Her halkanın kendi hayvanı var

Göbeklitepe tek bir halka değil. Kazı ve jeofizikle A’dan I’ya dokuz özel yapı belirlendi. Şanlıurfa Valiliği’nin sayfası daha ileri gidiyor: jeomanyetik ölçümlere göre alanda en az yirmi anıtsal yapı var.

Açılanlarda tuhaf bir düzen çıktı. A Yapısı’nda yılan baskın. B’de tilki. C’de yaban domuzu. D’de kuşlar.

Kazı ekibinden Oliver Dietrich bunun için bir soru soruyor: acaba her halkayı başka bir topluluk mu kurdu? Uyarısını da hemen arkasına ekliyor: bu birimlerin niteliği şu an için tartışmaya açık.

Bugüne kadar altmış altı T dikilitaş biliniyor , otuz dokuzu bezeli. 2025’te yapılan bir sayımda taşların üstünde yüz doksan sekiz hayvan betimi var: yılan , tilki , yaban domuzu , ayı , turna , akbaba , akrep , örümcek. Yazı yok. Yalnız hayvanlar.

Kırmızı dil

2023’ün ekiminde , D Yapısı’nın kuzey kesiminde , 43 ile 78 numaralı dikilitaşların arasındaki bir taş sekinin üstünde kireçtaşından bir yaban domuzu bulundu. Bir metre otuz beş santim. Sekinin ön yüzüne soldan sağa bir H sembolü , bir hilal , iki yılan ve üç insan yüzü işlenmiş.

Domuzun dili kırmızı. Gövdesinin başka yerlerinde siyah ve beyaz boya izleri duruyor.

Alandan çıkan ilk boyalı heykel bu. Araştırmacılar taşların ve heykellerin boyalı olabileceğini uzun süredir düşünüyordu ; bu buluntu düşünceyi kanıta çevirdi. Yaklaşık MÖ 8700 ile 8200 arasına tarihleniyor.

On bin yıldan uzun süre önce birisi eline kırmızıyı aldı , bir hayvanın diline sürdü. Renk hala orada.

Domuzun yanındaki 43 numaralı taş , alandaki en kalabalık sahneyi taşıyor: kanadı kalkmış büyük bir akbaba , kanat ucunun üstünde küresel bir nesne , bir yılan , iki H sembolü , kocaman bir akrep ve başsız bir insan figürü. O kürenin ne olduğunu kimse bilmiyor. Kazı ekibinin saydığı ihtimaller şunlar: bir yumurta , güneş , ay , ya da kesilmiş başın kendisi. Karar verilmiş değil.

Bu taş üzerinden kuyruklu yıldız , kıyamet ve takvim okumaları yapıldı. Kazı ekibi hepsine madde madde cevap verdi. Gerekçelerin en basiti şu: Göbeklitepe’deki T taşlarının çoğu bugün özgün yerinde durmuyor , zaman içinde sökülüp başka yerde yeniden kullanılmışlar.

Ocakta kalan taş

Yapıların birkaç yüz metre ötesinde ocak var. Orada , kayadan hiç ayrılmamış bir dikilitaş duruyor. Yedi metre uzunluğunda , bir buçuk metre kalınlığında , tahmini elli ton.

Neden bırakıldığını kimse bilmiyor. Kazı ekibinin iki tahmini var. Ya çalışma sırasında taşta küçük bir çatlak çıktı , ya da işin sonunda taş biraz fazla büyük geldi.

Çıkarmak sanıldığı kadar imkansız değil. Çevredeki kireçtaşı platosu altmış santim ile bir buçuk metre kalınlığında doğal katmanlara ayrılıyor , katmanlar da fay hatlarıyla bölünmüş. Çakmaktaşı kazmalarla istenen biçimin çevresine kanal açılmış ; fay hattına ulaşınca parça , büyük olasılıkla ahşap kirişler ve kamalarla yerinden kaldırılmış.

Sonrası kas işi. Kazı ekibi bir taşın kaç omuz gerektirdiğini anlamak için dünyanın öbür ucuna , Sumba’ya bakıyor. Orada dört metreküplük bir megalit , tahta bir kızak üstünde beş yüz yirmi beş kişiyle üç günde üç kilometre taşınmış. Göbeklitepe’nin taşlarının bir kısmı ondan ağır , gidilecek yol ise çok daha kısa.

O omuzlar ne yedi

Alanda yedi bin iki yüz altmış sekiz öğütme aleti sayıldı: el taşları , öğütme levhaları , öğütme kapları , havanlar , havan elleri. En yaygın tipteki bir el taşı sekiz saatlik çalışmada ortalama dört bin sekiz yüz gram un veriyor. Beş ile on kişinin bir günlük ekmeği.

Alet sayısı gündelik kullanım için fazla görünüyor. Kazı ekibi bunu bir fikre bağlıyor: ortak emeği gönüllü toplamanın yolu yemek vermektir. Bunun bir yorum olduğunu da kendileri söylüyor.

Su tarafı daha çıplak. Batı yamaçtaki çukurların yağmur suyu toplayan sarnıçlar olduğu düşünülüyor ; toplam kapasite yüz elli üç metreküp. Uzunca süre kalmaya yeter. Yağmursuz bir yaza yetmez.

Bir de şu var. Göbeklitepe’de evcilleştirilmiş tek bir bitki , tek bir hayvan kanıtı çıkmadı. Yenen her şey yabani: yabani siyez , yabani arpa , badem , antep fıstığı ; etin çoğu ceylan ve yaban sığırı. Buğdayın evcilleştirilmesinin izi ise buraya çok yakın bir yere , Karacadağ çevresine kadar gidiyor.

Uzun süre şöyle düşünüldü: önce tarım , sonra artan ürün , sonra yerleşik hayat , en sonda anıt. Göbeklitepe bu sıraya bir soru sordu. Anıt tarlanın önüne mi geçti? Soru duruyor , cevap kanıtlanmış değil.

Yedi yüz parça , sıfır mezar

1995’ten bu yana özel yapıların dolgusundan yaklaşık yedi yüz insan kemiği parçası çıktı. Bozulmamış tek bir gömü bulunmadı.

Üç kafatasında , o güne kadar ne çağdaş alanlarda ne de etnografik kayıtta görülmüş bir işlem var: çakmaktaşı aletle açılmış derin oyuklar. En iyi korunmuş olanında ayrıca dikkatle yerleştirilmiş bir delik ve kırmızı aşı boyası kalıntısı bulunuyor. Delik ölümden sonra açılmış.

Ne için? Bir öneri var: kafatasını bir direğe , belki bir T dikilitaşa asmak için. Öneri olarak duruyor. Kafatası parçalarında radiokarbon denemeleri korunma kötü olduğu için başarısız oldu , DNA ihtimali de son derece düşük.

Otuz yılı aşkın kazıda yedi yüz parça çıktı , sıfır mezar. Bu insanlar ölülerini nereye koydu , bilinmiyor.

Bir adın geri alınışı

Göbeklitepe uzun yıllar dünyanın ilk tapınağı diye anıldı. Kazıyı bugün yürüten kurum bu adı kullanmıyor.

Gerekçe bir üslup meselesi değil. Proje koordinatörü Lee Clare’in söylediği şu: bir yere tapınak demek , orada tanrıların ve eğitimli bir ruhban sınıfının bulunduğunu peşinen kabul etmek demektir. Taş Devri toplulukları için bu uygun bir varsayım değil.

Kazı ekibinin resmi cevabında tapınak sözcüğü için “ belki de en iyi seçilmiş terim değil ” deniyor. Yerine önerdikleri tanım daha uzun ve daha temkinli: ritüel bileşeni olan , şimdiye kadar kazılmış en eski özel yapılar. Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün bugünkü proje sayfasında alan , belirgin ritüel bileşeni olan bir yerleşim yeri olarak tanımlanıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Taş Tepeler sayfası daha da açık konuşuyor: son araştırmalar T biçimli dikilitaşların bulunmadığı yapıları kaydetti ve günümüzde bu yapılar konut olarak yorumlanıyor.

Yani ev. İnsanların oturduğu , yediği , uyuduğu yer.

İtiraz dışarıdan da gelmişti. Edward Banning 2011’de kutsal ile gündelik arasındaki ayrımın modern bir ayrım olduğunu , tarih öncesine dayatılamayacağını yazdı ; yazının adı So Fair a House. O gün karşı çıkıldı. Bugün bazı maddeleri kabul ediliyor. Ama asıl ilginç olan , ekibin kendi cümlelerini geri alması.

Bize Göbeklitepe’nin salt ritüel bir alan olduğu , evsel etkinlik içermediği söylendi. Bize alanda yerleşik toplulukları besleyecek su olmadığı söylendi. Bize inşaat işgücünü toplamak için büyük şölenler düzenlendiği söylendi.

Lee Clare · Göbeklitepe proje koordinatörü · 2019

Gömdüler mi , unuttular mı

Clare aynı yazıda şunu da ekliyor: bu sonuçları yalnız yeni arkeolojik kanıtla değil , gözden geçirilmiş bir yaklaşımla da mercek altına almanın zamanı geldi.

Bir zamanlar şöyle anlatılırdı: yapıların ömrü dolunca bilerek doldurulup gömüldüler. Bugün kazı ekibinin cevabı daha az süslü. Doldurma süreci başlangıçta sanıldığından çok daha karmaşık ; hem insan eliyle , hem şiddetli yağışla , yamaç kaymasıyla , depremle olmuş.

Bir yapının ölümü tek bir törenle gelmiyor. Yüzyıllar süren bir ihmalle de geliyor.

Sonra bir yüz bulundu

6 Ekim 2025’te Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy bir buluntu duyurdu. Şanlıurfa merkeze elli beş kilometre uzaklıktaki Karahantepe’de , kazılarda ilk kez insan yüzü işlenmiş bir T biçimli dikilitaş bulunmuştu. Keskin hatlar , derin göz çukurları , küt bir burun. Bakanlığın ifadesiyle: Neolitik çağ insanının kendini T biçimli sütuna işlediği ilk örnek.

Göbeklitepe artık yalnız da değil. Bir zamanlar istisnai bir alan sayılıyordu ; bugün güneydoğu Anadolu’dan kuzeybatı Suriye’ye uzanan geniş bir kültürel peyzajın parçası olarak görülüyor. Taş Tepeler projesinde Sayburç , Karahantepe , Sefertepe , Çakmaktepe , Gürcütepe , Harbetsuvan , Yenimahalle ve Söğüt Tarlası ile birlikte anılıyor. Liste büyüyor ; sabit bir sayı vermek yanlış olur.

Sayburç’ta , ana kayaya oyulmuş on bir metre çapındaki bir yapının içindeki sekiye beş figür işlenmiş: ortada üçgen bir boyunluk takmış bir adam , iki yanında dişleri görünen iki leopar ; çömelmiş ikinci bir adam , elinde bir yılan ; ve iki boynuzu da görünen bir boğa. Yayımlayan araştırmacı buna bilinen en erken anlatısal sahne diyor. Yani insanın taşa ilk kez “ bir şey oluyor ” dediği yer.

Adı bize ait

Göbeklitepe , Türkçede göbekli tepe demek. Ad höyüğün biçiminden geliyor ve bize ait. O tepeyi kuranların ona ne dediğini bilmiyoruz. Yazıları yoktu. Kendilerine ne dediklerini de bilmiyoruz.

Alanın yalnız küçük bir bölümü kazıldı. Bunu kazı ekibi söylüyor ve yüzde vermiyor. Höyük doğal bir tepe de değil ; anıtsal yapıların molozundan oluşmuş , tamamen yapay. Yani altında kaç halka daha var , kimse söyleyemez.

Alan zaten 1960’larda kaydedilmişti. Otuz yıl kimse dönüp bakmadı. 1994’te Klaus Schmidt , Murat Akman ve Michael Morsch geri geldi ve höyüğün sakladığı mimari ancak o zaman görüldü. Bilgi vardı , bakan yoktu.

1995’te , kazılar başlarken , bir arazi sahibi tarlasını temizlerken iki T dikilitaşı neredeyse yok ediyordu. A Yapısı’nın kazısı bu yüzden ertesi yıl başladı. On bir bin yıl , bir tarla sürme mesafesinde duruyordu.

Biz oraya yılın belli bir gününde gidiyoruz. Taşların bir iddiası yok ; yüzleri bile yok. Duran tek şey , karnın üstünde birleşmiş iki el.